Requiem For a Dream
Çöp edebiyattan ve vasat yaşam koşullarından kaçarak kendi güvenli kozasında 4 yıldır sanatsal üretim icra eden, kültürel çölleşmeye karşı direnç gösteren, okyanusta bir adacık olan blogumuz kendi kendine yeten, ithal ikame, kapalı sanatsal üretim sisteminden çıkarak artık çevreye açılmak konusunda "Bizim de söyleyeceklerimiz var!" diyerek karar kılmıştı.
Bir süredir belirlediğimiz nitelikli edebiyat ürettiğine inandığımız dergilere orta ölçekteki yazılarımızı gönderiyor sonuç bekliyorduk. Nitekim dönüş alabilmiş değildik.
Geçtiğimiz 2025 Mayıs ayında Mine'nin Nesibe Hanım Portresi yazısının Notos dergisinde yayınlanacağı mailini sevinçle karşıladık. Bunlar ilk adımlarımız, ulusal bir dergide ilk isimlerimizi zikredişimizdi.
Temmuz sayısında öykü yer aldı almasına ancak sadece ismen ve altında editörün değerlendirme yazısı ile aldı. Tekrar söylüyorum bu blogumuzun ilk tanınırlığı aslında. Türkiye'nin imzaladığı ilk antlaşma olan Moskova Antlaşması gibi. Gelgelelim neden bizim öykümüz derginin esas basılan öykülerinden birisi olamadı onu tartışmak gerek. Anlatımımız zayıfmıydı? Konu seçimimiz mi yanlıştı? Türkçe'miz mi bozuktu? Durumu bizden kötü olanlar da var. Örnrğin benim de dahil olduğum yazısı değerlendirme kısmında bile zikredilmeye değer görülmeyenler var. Acaba o kadar başvuru var ki aradan seçmece mi alıyorlar? Sektörün içinde olmadığımız için tahmin yürütebiliriz ancak.
Aynı sorular resim içinde geçerli. Hatta belki daha somut örnek olur. Soru neden Louvre müzesindeki eserler sanatsal açıdan değerli atfedilirken İstanbul Resim Heykel müzesindeki eserlerin niteliksiz görüldüğü için de sorulabilir. Sanata değerini veren nedir? Gerçek sanat nedir ve bunu kim anlayabilir? Kimin sezgisine güvenebiliriz?
Günde 12 saat üzeri mesailerle, insan çürüten sistemlerin içinde harap olan, eğitimi beyhude çabalarla geçmiş birinin edebiyata tutunması bu son derece zor koşullar içerisinde dahi ortaya değer çıkarabilmesi halihazırda -bana göre- o eseri değerli kılar.
Yazılarımızın yayınlanıp yayınlanmaması bizim motivasyon kaynağımız değil. Biz zaten yıllardır sanat için sanat icra ediyoruz aslında. Kendimizi nasıl aşacağımızı düşünüyoruz daha çok.
Pek yeri değil ancak şuna da değinmek istiyorum resim gibi sanatlarda sanatçının yeteneği olmadığı daha en başından belli olur. Yeteksiz birinin resme yeltenmesi oldukça zor. Gel gelelim konu tiyatro olunca, konu edebiyat olunca herkes ortaya çıkıyor. Herkes bu sanattan pay kapma gailesine düşüyor. Yetenek ve emek sonucu ortaya çıkan nihai sonuç diğer kalabalık örnekler arasında kaybolup gidiyor. Yeteneği görme işini dergilere, editörlere ve yayınevlerine; tiyatroda daha vahim zaten niteliksiz oyunlar ve televizyon kültürü ile zevki budanmış seyirci kararına yüklemişiz biz. Çokta yanlış yapmışız. Çalışmalarında maddi çıkar gözeten bir oluşum, kim olursa olsun, ne kadar idealist davranabilir. Arz ucuz edebiyat istiyorsa inadına nitelikli var saydığı edebiyatı sunmakla ne kadar yol alınabilir?
İşten çıkıpta gidecek bir yer bulamamak, yeteneklerini geliştirip değerlendirecek sanat atölyesi bulamamak, oturup nitelikli olarak hasbihal edecek birilerini bulamamak yalnızca hayatın olağan akışı içinde kaybolup gitmek günümüz insanının kaderimidir?
Bütüm bunlara rağmen herşeyden ve herkesten kaçarcasına kalemine ve kitaplarına, varsa da birkaç arkadaşına sığınmış soyu tükenme tehlikesi altındaki kültür insanı ne kadar dayanabilir asimile olmadan?
Yine de burada, bildiğimiz yoldan devam ediyoruz. Ağır adımlarla ve uzun soluklarla yürüyoruz.
Bir süredir belirlediğimiz nitelikli edebiyat ürettiğine inandığımız dergilere orta ölçekteki yazılarımızı gönderiyor sonuç bekliyorduk. Nitekim dönüş alabilmiş değildik.
Geçtiğimiz 2025 Mayıs ayında Mine'nin Nesibe Hanım Portresi yazısının Notos dergisinde yayınlanacağı mailini sevinçle karşıladık. Bunlar ilk adımlarımız, ulusal bir dergide ilk isimlerimizi zikredişimizdi.
Temmuz sayısında öykü yer aldı almasına ancak sadece ismen ve altında editörün değerlendirme yazısı ile aldı. Tekrar söylüyorum bu blogumuzun ilk tanınırlığı aslında. Türkiye'nin imzaladığı ilk antlaşma olan Moskova Antlaşması gibi. Gelgelelim neden bizim öykümüz derginin esas basılan öykülerinden birisi olamadı onu tartışmak gerek. Anlatımımız zayıfmıydı? Konu seçimimiz mi yanlıştı? Türkçe'miz mi bozuktu? Durumu bizden kötü olanlar da var. Örnrğin benim de dahil olduğum yazısı değerlendirme kısmında bile zikredilmeye değer görülmeyenler var. Acaba o kadar başvuru var ki aradan seçmece mi alıyorlar? Sektörün içinde olmadığımız için tahmin yürütebiliriz ancak.
Aynı sorular resim içinde geçerli. Hatta belki daha somut örnek olur. Soru neden Louvre müzesindeki eserler sanatsal açıdan değerli atfedilirken İstanbul Resim Heykel müzesindeki eserlerin niteliksiz görüldüğü için de sorulabilir. Sanata değerini veren nedir? Gerçek sanat nedir ve bunu kim anlayabilir? Kimin sezgisine güvenebiliriz?
Günde 12 saat üzeri mesailerle, insan çürüten sistemlerin içinde harap olan, eğitimi beyhude çabalarla geçmiş birinin edebiyata tutunması bu son derece zor koşullar içerisinde dahi ortaya değer çıkarabilmesi halihazırda -bana göre- o eseri değerli kılar.
Yazılarımızın yayınlanıp yayınlanmaması bizim motivasyon kaynağımız değil. Biz zaten yıllardır sanat için sanat icra ediyoruz aslında. Kendimizi nasıl aşacağımızı düşünüyoruz daha çok.
Pek yeri değil ancak şuna da değinmek istiyorum resim gibi sanatlarda sanatçının yeteneği olmadığı daha en başından belli olur. Yeteksiz birinin resme yeltenmesi oldukça zor. Gel gelelim konu tiyatro olunca, konu edebiyat olunca herkes ortaya çıkıyor. Herkes bu sanattan pay kapma gailesine düşüyor. Yetenek ve emek sonucu ortaya çıkan nihai sonuç diğer kalabalık örnekler arasında kaybolup gidiyor. Yeteneği görme işini dergilere, editörlere ve yayınevlerine; tiyatroda daha vahim zaten niteliksiz oyunlar ve televizyon kültürü ile zevki budanmış seyirci kararına yüklemişiz biz. Çokta yanlış yapmışız. Çalışmalarında maddi çıkar gözeten bir oluşum, kim olursa olsun, ne kadar idealist davranabilir. Arz ucuz edebiyat istiyorsa inadına nitelikli var saydığı edebiyatı sunmakla ne kadar yol alınabilir?
İşten çıkıpta gidecek bir yer bulamamak, yeteneklerini geliştirip değerlendirecek sanat atölyesi bulamamak, oturup nitelikli olarak hasbihal edecek birilerini bulamamak yalnızca hayatın olağan akışı içinde kaybolup gitmek günümüz insanının kaderimidir?
Bütüm bunlara rağmen herşeyden ve herkesten kaçarcasına kalemine ve kitaplarına, varsa da birkaç arkadaşına sığınmış soyu tükenme tehlikesi altındaki kültür insanı ne kadar dayanabilir asimile olmadan?
Yine de burada, bildiğimiz yoldan devam ediyoruz. Ağır adımlarla ve uzun soluklarla yürüyoruz.
"Enes Özen"
